Updates from October, 2010 Toggle Comment Threads | Keyboard Shortcuts

  • catiski 12:37 am on October 1, 2010 Permalink | Reply
    Tags: inception, , kuble, macgyver, pratik zeka   

    film klişelerinden kupleler ve sufleler 

    james bond, macgyver gibi türde pratik zekası üst düzeyde olan film karakterlerinin çarpışma öncesi hazırlıklarda üst yetkililerinin önerdiği bilumum alet edevatların mücadele esnasında kullanılamamasının düşünülemeyeceği gerçeğiyle hep yüzleşip “vay be yerinde bir icatmış” demişizdir. bu ajanların kaleminin ya da saatinin yalnızca kendi amacında kullanılamadığı, bir çok fonksyonel silaha dönüşebildiğini biliriz. bir kalem asla yalnızca yazmaya yaramaz, aynı zamanda bir lazer tabancası olabiliyorken bir yandan da verici, alıcı hatta ipod belki de ipad? bile olabilmeyi başarmıştır. beni düşündürense bu aletlerin kullanılabilmesi için zeminin hep hazırlanıyor oluşudur. asla ve kat’a o müthiş icat kullanıcının elinde gereksiz bir alet olarak patlamamıştır. o cihaz bir şekilde savaş aleti olarak kullanılır ama asla da kamufle edilen kendi özü olan (yazmak, saati göstermek) şeklinde kullanılmaz.
    tam olarak bunun karşılığı olmasa da inception filminde ekibe sonradan katılan liseli ya da üniversiteye hazırlık için dersaneye giden o yerden bitme pekte alımlı olmayan kızın labirent vari yapılardaki muazzam başarısının gövde gösterisinden öteye gidememiş olması beni sevindirdi. sanki karakterler içinde operasyonun başarılı olabilmesi için bir kilit taşıydı ama nasıl olduysa bir anda fonksyonsuz, vasatı aşamamış adeta bir figüran edasıyla ortalarda amaçsızca gezinip durmasıyla gönülleri feth edip izleyicilerde haklı bir buruk sevinç yaşattı.
    macgyver, isviçre çakısıyla bütünleşmiş, çakının kürdan özelliği hariç tüm meyvelerinden tam randımanlı olarak faydalanabilen bir ajan. dişinin kovuğu olmadığından ötürü mü kürdan kullanmadığı hep kafamı kurcalamıştır. ya da “aldığım maaş ne ki dişimin kovuğuna yetmiyor” mesajı mıdır hiç bilemedim. bir bölümde boru biçimindeki kayak kollarının içinde eskaza çığ düşerde kar altında kalırsanız diye üretilmiş boruyu yeryüzüne çıkartıp üfleyerek bayrak çıkmasını ve yakın çevrede bir yerde gömülü olduğunuzu arama ekibinin anlaması için yapılmış dahiyane bir icada denk gelmiştim. ne yazık ki macgyver’da kovalamaca esnasında atılan ateşlerden ötürü çığ altında kalarak bu aleti kullanmak zorunda kalmış ve şıppadanak diye bulunmuş ve dizi devam etmişti.
    bir kaza, vurulma ya da sakarlık sonucu ağır bir yaralanma geçiren karakterin yakınları tarafında apar topar hastaneye kaldırılması ve uzun ameliyat bekleyişi ardından ilgili doktorun gelip hastanın yakınlarına açıklama yapması sahnesini bilirsiniz. doktor ne dese beğenirsiniz? “eğer zamanında getirmeseydiniz hasta için çok geç olabilirdi” bunun halen insanlar tarafından beğenildiğini düşünmek düpedüz ahmaklıktır. mesela “böyle karga tulumba alelacele getirmenize hiç gerek yoktu, basit bir operasyonla işimi halledebilecekken yaptığınız bu cuhelalıkla hastanın ikibüklüm kalma olasılığını farkedilir düzeyde artırdınız, tebrikler” dese, yakınlarının kafalarından kaynar sular döktürdükten sonra o gergin ortamda soğuk duş etkisi yaratsa harika olmaz mı?
    bu arada giriş yazısını kasıtlı olarak sonra bıraktım çünkü giriş yazısının sonda daha iyi olacağını düşündüm.

     
  • erhandogan 5:52 pm on May 9, 2010 Permalink | Reply  

    Ah bu şarkıların.. 

    Yaşım olmuş 43. Her ne kadar kendimi kandırmaya çalışsamda, yazılanları okuyunca, düşünce hızımın yavaş kaldığını ( bu noktada ‘buruk’ demeliyim teamüllere göre ) sevinçle karşıladım.

    Siz durakta oturup otobüs beklediniz mi hiç ? Öyleyse sormayın  neden sevinçle diye. ( Evet de deseniz hayır da )

    Sizler çünkü benden sonraki duraklarda bekliyorsunuz :)

    Otobüs gelene kadar boş oturmayıp buraya yazayım istedim. Ama işte kader ağlarını örmüştü, açtım ve mutfaktan gelen o karşı konulmaz sese yönelmek zorunda kaldım..

    şimdilik hoşçakalın

     
    • ignoramus 7:24 pm on May 11, 2010 Permalink | Reply

      Önceki ya da sonraki durak, sonuçta hepimiz aynı yolun yolcusuyuz. Ayrıca otobüse ilk binen en güzel yeri de kapar. Ama aklımızdan çıkarmamalıyız ki öndeki iki koltuk malul gazi ve hamilelere aittir.

    • catiski 3:20 am on June 2, 2010 Permalink | Reply

      fazla söze gerek yok, sonuçta herkes kendi filminin başrol oyuncusu!!!

  • eXecution 11:01 pm on March 2, 2010 Permalink | Reply
    Tags: biz, iş, kukuleta, zor   

    Not 

    Durmaksızın devam eden değişimin hiç hareket etmeyen soğukkanlı ve donuk bakışları. Bizim de işimiz zor abi…

     
  • eXecution 1:21 am on January 2, 2010 Permalink | Reply
    Tags: Dur suç ihtiyaç üzülmek falan filan   

    Dur ihtarı 

    Birilerinin yasaları sizden daha iyi bilmesi yada durduk yere sizden daha iyi hafızaya sahip olması…

    Durup sakince düşündüğümüz zaman bize “dur!” ihtarında bulunan biriyle bir çok açıdan aynı fikirde çıkacağımız bir çok an mümkündür. Fakat birinin dur dediğinde biz o rahat olmayan hallerden birinde olabiliriz. Hatta büyük ihtimalle kesinlikle rahat bir durumda değilizdir. Fakat hernasıl tembel olmak bir insan ihtiyacı ve hakkı olmuşsa bazen boşbulup suç işlemek yada sonucunda üzüleceği bir eylemde bulunma da hakkı olmalıdır. Şimdi kalkıp “dur!” şeklindeki gibi ihtarda bulunan 100 kişiyle konuşsak nereden baksanız bunların 70 tanesi “O an onun göremeyeceği bişeyin farkında olması için bu ihtarı yaptım herkes yapmalı” gibi birton zırvalıkta bulunup birde üzerine dünyayı kurtarmış gibi böbürlenecektir. Uymayın dostlarım inanmayın, aldanmayın. Bırakın insanlar istedikleri gibi hata edip sonrada bundan yakınıp dursunlar, hem sizene magazin muhabiri gibi her işe burnunuzu sokuyorsunuz.

     
    • catiski 10:18 am on January 2, 2010 Permalink | Reply

      Yorgun yattığım ve sabah erken kalkmak zorunda olduğum kimi günlerde lavaboya gidip yüzümü yıkamadan önce aynaya bakarak “acaba bu eXecution yada’larını kasten mi birleştiriyor?” diye kendime sormadığım olmuyor değil.

  • eXecution 10:49 pm on March 31, 2009 Permalink | Reply
    Tags: düşünce, görüntü, ısı, ışık, kırmızıi görsel   

    Görüntü 

    safak_1111Isısı tamda dili yakmayacak seviyedeydi kahvenin. Işık rahatlatıyordu gözlerimi. Duvarları bu ton bir yeşile boyamak kimin fikriydi acaba diye geçirdim aklımdan. Çok güzel duruyordu. Önümde 2 veya en fazla 3 kişinin oturması için tasarlandığını düşündüğüm kahverengi bir koltuk vardı. Tamamen boş, herzamankinden sessizdi. Kırmızı ceketli biri otursa renk uyumunda son noktaya ulaşacaktım. Mekan tam istediğim gibi bir yer olacaktı. Fakat seste istemiyordum, konuşup paylaşmak değil yalnızca kendi gözümü tatmin etmekti amacım. Bu yüzden kırmızı ceket giymiş kimsenin gelmesini istemiyordum. Çünkü insan herhangi bir yerde kırmızı ceket giymiş biriyle oturuyorsa ona bir kaç kelime sorumludur. ceketin rengi değişsede görevler aynıdır. Hatta mekanda bulunduğunuz gün genel bir dinlenme günüyse ve yaşınızda henüz 30′u bulmadıysa eğlenmeniz gerekir. Eğlenmek için bir yere gitmekten daha büyük bir sorumluluk sıkıntısı olamaz zaten.

    Düşünce olarak rahatlamak için düşünmüş, düşümle bir mekan yaratıp görüntüdeki bir rengin eksikliği düşümü bozmuş fakat eklenecek kırmızı görüntüye olan sorumluluk saplantım ile yine düşünerek kendi canımı sıkmıştım. Peki görüntü tam olarak ne demekti ? Görüntü gerçeğin habercisidir. Yani gerçek olanın belgesi olabilir ama olmayada bilir. görüntü o an orda var olduğuna inanılan bir imajdır. Yalnızca hissedilebilir. Görüntü içinde geometri gibi bir çok pozitif bilimi barındıran ve “insanın farketmeden yarattığı kültür birikimi” ile doğrudan ilintili bir kavramdır. Bu bahsedilen birikim deneyim sonrasında beğeniyi yaratan kendi içinde sürekli bir çelişki içinde olan beynin bütün çalışma prensibinden aslında tamamen farklı çalışan “yüce” sayılabilinecek bir sistemdir. Görüntüleri bulmak bir sonrakilerde aramayı gerektirir. Arayışlar beklentiyi yaratır sonrası zaten değer yargılarıdır. Tüm bu beklenti ve arayışlar insanın kendi görüntü evreninde yarattığı kıstaslar yani özetle “estetik” anlayışıyla bağdaşır. Görüntü sanatı bu birikimler ile şekillenen bir olgudur. Bu yüzden sinemada önemli olan unsur “ne” anlatıldığından çok “nasıl” anlatıldığı, kimin “senare” ettiğinden çok kimin “yönettiği” üzerinedir. Fakat görüntüyü alıp sonrasında deneyimleyip en sonda estetik yaratmak bir kaç cümleyle anlatılandan biraz daha karmaşık bir yapıdır. Bir çok yöntem keşfedilmiş, insanlarn ilgileri aranmıştır uzun bir süre. Sonrasında bir görüntü imparatorluğu kurulmuş ve ne zaman neye ilgi duyacağımız keşfedilmiştir. Çağdaş sinema filmlerinde gördüğümüz ve hemen beğendiğimiz yakışıklı adamlarla güzel kadınların oynadığı filmler bir çok görüntü imajımızı sömürerek adına beğeni dediğimiz bir teslim olma verir. Sinemada yada herhangi bir görüntü ve gösteri sanatında bu yüzden seçici olmak birinci unsurdur artık. Ve aslında ne aradığımızı sorgulamaktansa, düşünmeden görmeye çalışmalıyız. Çünkü görsel hafızaya ve görsel evrenimize ancak cümleler gibi düzenli kavramları beynimizden silerek ulaşabiliriz.

    Sizleri aptal aptal seyretmeye davet ediyorum….

     
    • Cümle 11:46 pm on June 18, 2009 Permalink | Reply

      Kültür zamanla asılı kalmadan, cümleleri mi izlesem..

  • catiski 5:29 pm on March 18, 2009 Permalink | Reply
    Tags: can, canım, canısı, canocan   

    Posta Kutumuza Gelen Posta 

    can yazmış: <*@*.net>
    canım,canımsın,canıma,canımcım,canısı,janım,cnm,janum,canim,canın,canı,can,ciger
    at bad cat dat fat god hat kat mat pat rant sat şart vasat yat zat
    Web: *.netIP: 212.175.**.***

    Kendisine göstermiş olduğu ilgi için teşekkürü bir borç biliyor ve memnuniyetini dostlarına aktarmasını temenni ediyoruz.

     
  • eXecution 12:09 am on February 28, 2009 Permalink | Reply
    Tags: demişti, ignoramus, şöyle   

    Ignoramus şöyle demişti 

    Değişmeyen tek şey değişimdir.

     
    • Cansu 12:58 am on March 20, 2009 Permalink | Reply

      Ah canım ne güzel demiş.

  • ignoramus 3:32 pm on January 30, 2009 Permalink | Reply
    Tags: , children, , ingiltere, , kaos, kısırlık, men, salgın, son, umut   

    Çocukların Olmadığı Bir Dünya Hayal Etmek 

    Türkçe’ye “Son Umut” olarak çevrilmiş “Children of Men“, nedeni belirtilmeyen bir salgından dolayı yaklaşık son 20 yıldır insanların üreyemediği kaos içinde bir dünya konusuyla ilgi çekici bir film. Yıl 2027, geleceği miras bırakacak, eğitip yetiştirecek, dövüp terbiye edecek, elinden tutup parka götürecek hiçbir çocuğun olmadığı bir dünya. İnsanlığın -nihayet – sonu gelmiş. Üstelik nedeni ne acımasız uzaylılar, ne dünya savaşı ne de küresel ısınma: Kısırlık. Anlam veremesem de insanlığın sonunun gelmesine rağmen herkes bu kaos içinde, düzeni -göreceli de olsa- koruyan tek ülke İngiltere’ye akın etmekte. Film de zaten İngiltere’de geçiyor.  (O yüzden herkes oraya gitmek istiyor olabilir mi ki. )

    İnsanlığın sona ermesi tam da bu kadar yakınken, birden hamile kalmış/kalabilmiş bir kadının ortaya çıkması ve bebeği de bi’ güzel doğurmasıyla -ne yazık ki- yine umutlar yeşeriyor. Bebeği , hakim olan kaos ortamından kurtarıp tüm insanlık için en iyisini bilen bağımsız bilim adamlarının oluşturduğu “Human Project” eline  teslim etme çabası sürecini, başaramayacaklarını umarak izleyen tek ben miyim bilmiyorum. Ama onu da yapıyorlar ve “son umudun” da tükenmesiyle film mutsuz, umutsuz bir sonla bitiyor.

    Sonraki Konu: Lost’taki En Büyük Gizemler ve Açıklaması

    Mecburen Kullanılacak Kelimeler: gözlük, izin, yüküm(lülük)

    Katiyen Kullanılmayacak Kelimeler: mantık, eğlence, sıradışı

     
  • ignoramus 10:45 pm on January 9, 2009 Permalink | Reply
    Tags: mekan, sınırsız, sınırsızlık, sonsuz, sonsuzluk, uzam,   

    Uzam = Mekân 

    uzam

    Bütün sınırlılıkları içine alan sınırsız boşluğa uzay denir. Uzay tamamen boşluk değildir ancak büyük kısmında atom, molekül ya da herhangi bir şey yoktur.  Madde uzayda, boşlukta yer kaplar ve boşluğun zıttıdır. Yer kaplamayan yani hacmi olmayan madde/nesne “yok”tur. Uzayın sınırsız olduğu kabul edilmektedir. Einstein, anlaması her ne kadar zor olsa da bunu “Uzay sonsuz değil fakat sınırsızdır” diyerek desteklemiştir.

    Beş duyu organımızla, sınırsızlığı ya da sonsuzluğu görmek, dolayısıyla göstermek ve hissetmek mümkün değildir. Duyularımız, düşüncelerimize göre kısıtlıdır. Sınırsızlık, garip biçimde çelişik olsa da sonuçta sınırsız sayıda sınırlılıklardan meydana gelir. Uzay denilen sınırsızlığın içinde yaşadığımız, hareket ettiğimiz, evimizi, sandalyemizi, dış fırçamızı, çoraplarımızı yerleştirebildiğimiz sınırlılığa uzam denir. Uzam, herkesin gayet tanışık olduğu mekân kavramıyla eş anlamlıdır. Sanatta uzam/mekân, sınırını sanatçının belirlediği ve o sınırlar içindeki kuralları sanatçının oluşturduğu uzay parçasıdır diyebiliriz. Ya da ben diyebilirim.

    Sonraki Kategori : Bağımsız

    Sonraki Konu: Yalnızlık

     
  • ignoramus 10:39 pm on January 6, 2009 Permalink | Reply
    Tags: 1967, , danske filminstitut, denmark, det, det perfekte menneske, harika, harikulade, , jorgen leth, , kusursuz, muhteşem, mükemmel, müthiş, perfect man, perfect woman, perfecthuman, , sundance, the perfect human, turkish   

    Perfect Human 

    Claus Nissen

    Mükemmel insan nedir? Nasıl görünür. Nasıl hareket eder. Ne düşünür? Ne yapabilir? Yürür mü, konuşur mu, zıplar mı? Düşebilir mi ya da. Düşerse nasıl düşer..

    1967 yılında Jorgen Leth tarafından çekilen The Perfect Human adlı 13 dakikalık kısa filmin sorduğu bazı sorular. Bu basit, ironik filmin ne kadar muhteşem olduğundan, neyi niye anlattığından bahsetmek son derece gereksiz geliyor bana. Özellikle, bi’ kere daha izledikten sonra.

    Hatta tekrar izleyelim..

    Sonraki Kategori : Psikoloji

    Sonraki Konu: Asperger Sendromu


     
    • catiski 2:34 am on January 7, 2009 Permalink | Reply

      ya da;

    • ignoramus 2:38 am on January 9, 2009 Permalink | Reply

      Here is the human.
      Here is the human.
      Here is the perfect human.
      We will see the perfect human functioning.
      We will see the perfect human functioning.
      How does such a number function?
      What kind of thing is it?
      We will look into that.
      We will investigate that.
      Now we will see how the perfect human looks.
      And what he can do.
      This is how an ear looks.
      And here is a pair of knees.
      And here a foot.
      Another ear.
      Here is an eye.
      Look at this human’s eye.
      Then a mouth.
      A mouth.
      And another mouth.
      Look, the perfect human moving in a room.
      The perfect human can move in a room.
      The room is boundless and radiant with light.
      It is an empty room.
      Here are no boundaries.
      Here is nothing.
      Walking.
      Running.
      Jumping.
      Falling.
      Look, now he falls.
      How does he fall?
      This is how he falls.
      Look, now she lays down.
      How does she lay down?
      This is how she lays down.
      Like this.
      Yes, there he is.
      Who is he?
      What can he do?
      What does he want?
      Why does he move like that?
      How does he move like that?
      Look at him.
      Look at him now.
      And now.
      Look at him all the time.
      Now the music is gone.
      No music any more.
      The perfect human in a room with no boundaries
      and with nothing.
      And the voice saying a few words.
      This voice saying a few words.
      Look at him now.
      Look at him all the time.
      Now the perfect human undresses.
      The clothes come off.
      Bow tie.
      Coat.
      Shoes.
      Trousers.
      Boots.
      Socks.
      Dress.
      Nylons.
      Bra.
      Pants.
      The clothes come off.
      How is it to touch the perfect human?
      How is the skin?
      Is it smooth?
      Is it warm?
      Is it soft?
      Is it dry?
      Is it well cared for?
      How is the skin of the chin?
      How is is on the legs?
      The arms?
      The throat?
      Here is the bed.
      Here is the bed.
      Fresh fragrant sheets.
      A soft spring mattress.
      A bed in this room.
      The room is no longer empty.
      There is a bed in the room.
      The bed in which
      the perfect human sleeps and makes love.
      Listen to the human getting ready.
      Listen to the perfect human living.
      Listen to its sounds.
      What is this human thinking?
      Today, too, I experienced something I hope to understand in a few days.
      Around my left hand was shining|a ring of hazy white flames.
      I considered carefully the left side of my own dark coat.
      In the middle of my heart there was a small spot.
      I don’t know|what it’s supposed to mean.
      Now, there is a table too in the room.
      And chairs.
      And a human,
      the music
      and the voice.
      The perfect human is going to eat and to drink.
      We will see a meal.
      How does the perfect human eat?
      We will see its eyes and its mouth eating.
      We will hear the sound
      of knife and fork.
      We will se the fish being cut.
      And the wine being poured into the glasses.
      Dinner is served.
      A lovely boiled salmon with boiled potatoes and sauce Hollandes.
      With it a bottle of Chablis.
      What is he thinking?
      What is he thinking?
      Is the perfect human thinking of the room he is in?
      The food he eats?
      Happiness?
      Love?
      Death?
      What is the perfect human thinking?
      Look at him.
      What is he thinking?
      Why is fortune so capricious? Why is joy so quickly done?
      Why did you leave me? Why are you gone?
      Why is fortune so capricious? Why is joy so quickly …
      Why did you leave me? Why are you gone?
      Why is fortune so capricious and why is joy so quickly done?
      Why did you leave me?
      Why are you gone?
      Very, very delicious!
      Today, too, I experienced something I hope to understand in a few days.

    • catiski 2:51 am on January 9, 2009 Permalink | Reply

      İşte insan.
      İşte insan.
      İşte mükemmel insan.
      Mükemmel insanın işlevlerine bakacağız.
      Mükemmel insanın işlevlerine bakacağız.
      Mükemmel insanı çalışırken izleyeceğiz.
      Böyle bir insan nasıl çalışır.
      Buna bir göz atacağız.
      Bunu araştıracağız.
      Şimdi, mükemmel insanın nasıl göründüğüne bakacağız.
      Ve neler yapabileceğine.
      Bu bir kulağın görünüşü.
      Ve bu da dizlerin görünüşü.
      Ve işte bir ayak.
      Başka bir kulak.
      İşte bir göz.
      Şu insan gözüne bakın.
      Sonra bir ağız.
      Bir ağız.
      Ve başka bir ağız.
      Bakın, mükemmel insan bir odada hareket ediyor.
      Mükemmel insan bir odada hareket edebilir.
      Sınırsız ve ışıkla aydınlatılmış bir oda.
      Ve bomboş.
      Burada sınırlar yok.
      Burada hiçbir şey yok.
      Yürümek.
      Koşmak.
      Zıplamak
      Düşmek.
      Bakın şimdi düşüyor.
      Nasıl düşüyor?
      İşte böyle düşüyor.
      Bakın şimdi uzanıyor.
      Nasıl uzanıyor?
      İşte böyle uzanıyor.
      İşte böyle.
      Evet, biri var.
      Kim O?
      Ne yapabilir?
      Ne yapmak istiyor?
      Niçin böyle hareket ediyor?
      Nasıl böyle hareket ediyor?
      Ona bakın.
      Şimdi ona bakın.
      Ve şimdi.
      Sürekli ona bakın.
      Şimdi müzik sona erdi.
      Artık müzik yok.
      Mükemmel insan sınırsız ve içinde hiçbir şey olmayan bir odada.
      Ve ses bir şeyler söylüyor.
      Bu ses bir şeyler söylüyor.
      Şimdi ona bakın.
      Sürekli ona bakın.
      Şimdi mükemmel insan soyunuyor.
      Kıyafetler çıkarılıyor.
      Papyon.
      Ceket.
      Ayakkabı.
      Pantolon.
      Çizme.
      Çorap.
      Elbise.
      Naylon çorap.
      Sütyen.
      Külot.
      Kıyafetler çıkarılıyor.
      Mükemmel insana dokunmak nasıl bir şeydir?
      Cildi nasıldır?
      Pürüzsüz mü?
      Sıcak mı?
      Yumuşak mı?
      Kuru mu?
      Bakımlı mıdır?
      Çenensinin cildi nasıldır?
      Bacaklarınınki?
      Kollar?
      Boğaz?
      İşte yatak.
      İşte yatak.
      Güzel kokulu, temiz çarşaflar.
      Yumuşak, esnek bir yatak.
      Bu odada bir yatak.
      Oda artık boş değil.
      Odada bir yatak var.
      Mükemmel insanın uyuyabilmesi ve sevişebilmesi için bir yatak.
      İnsanın hazırlanmasını dinleyin.
      Mükemmel insanın yaşayışını dinleyin.
      Bu sesleri dinleyin.
      Bu insan ne düşünüyor?
      Ayrıca bugün, başıma birkaç gün içinde ne olduğunu anlamayı umduğum bir şey geldi.
      Sol elimin çevresinde bulanık, beyaz bir halkadan oluşan alevler parlıyordu.
      Siyah ceketimin sol tarafını dikkatlice inceledim.
      Kalbimin orta yerinde, ufak beyaz bir nokta vardı.
      Bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum.
      Şimdi odada bir de masa var.
      Ve sandalyeler
      Ve bir insan,…
      …müzik…
      …ve ses.
      Mükemmel insan yemeğini yiyecek ve içkisini içecek
      Bir yemek göreceğiz.
      Mükemmel insan nasıl yer?
      Gözlerin ve ağzın yediğini göreceğiz.
      Çatal ve bıçak seslerini duyacağız.
      Balığın kesilişini göreceğiz.
      Ve şarabın bardaklara dökülüşünü.
      Yemek hazır.
      Haşlanmış patates ve haşlanmış somon balığı. Hollandes sosuyla.
      Bir şişe Chablis şarabıyla.
      Ne düşünüyor?
      Ne düşünüyor?
      Mükemmel insan içinde bulunduğu odayı mı düşünüyor?
      Yiyeceği yemeği mi?
      Mutluluğu mu?
      Aşkı mı?
      Ölümü mü?
      Mükemmel insanın düşündüğü nedir?
      Ona bakın.
      Ne düşünüyor?
      Zevk neden bu kadar kaprisli? Mutluluk neden bu kadar kısa?
      Beni neden terk ettin? Niçin gittin?
      Zevk neden bu kadar kaprisli? Mutluluk neden bu kadar kısa?
      Beni neden terk ettin?
      Niçin gittin?
      Çok, çok lezzetli!
      Ayrıca bugün, başıma birkaç gün içinde ne olduğunu anlamayı umduğum bir şey geldi.

    • catiski 5:37 pm on March 18, 2009 Permalink | Reply

c
compose new post
j
next post/next comment
k
previous post/previous comment
r
reply
e
edit
o
show/hide comments
t
go to top
l
go to login
h
show/hide help
shift + esc
cancel